• Tüm Banlar Kaldırılmıştır Sizi Tekrardan Aramızda Görmekten Mutluluk Duyarız
  • Moderatör Başvurularımız Başlamıştır Sizide Aramızda Görmekten Şeref Duyarız
vds sunucu
Bu ve benzeri 20'den fazla sitemizde reklam vermek ve SEO desteği için foxserpco@gmail.com

Hadis ve Sünnetin Tebliğ ve İrşaddaki Yeri ve Önemi

Çileke$

Kalbimizdesin
Emektar
Hadis ve Sünnetin Tebliğ ve İrşaddaki Yeri ve Önemi

İnsanları ve cinleri, kendisine güzel kulluk etsinler[1] diye yaratan Allahu Teàlâ Hazretleri, rızasına uygun kulluk edip, dünya ve ahiret saadetini kazanabilmeleri için gerekli olan her türlü bilgiyi, bir taraftan vahiy ile bildirmiş; diğer taraftan peygamberleri aracılığıyla fert ve toplum hayatında nasıl uygulayacaklarını göstermiştir.

Peygamberler, insanlara, dinin sosyal hayattaki uygulamasını somut örneklerle gösteren, tebliğ ve irşad gibi ulvî bir vazifeyle vazifelendirilmiş, ALLAH’ın seçkin kullarıdır. Dini koyan ALLAH’tır; ama onu eksiksiz bir şekilde insanlığa sunan peygamberlerdir.

Hz. Adem ile başlayan peygamberlik vazifesi, son olarak Hz. Muhammed (s)’e verilmiştir. Allahu Teàlâ, kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan Hz. Muhammed (s)’e, Kur’an’ı Kerîm’i göndererek, insanlara onu tebliğ etmesini istemiştir. Böylece bize nümûne ve rehber olarak gönderilen Hz. Muhammed (s), peygamberliği boyunca Kur’an-ı Kerim’i en güzel şekilde anlamış ve onu açıklayarak, yaşayarak, anlatarak örnek bir hayat sergilemiştir.[2] İslâmî bütün değerler onun hayatında müşahhas hale gelmiştir. ALLAH’ın rızasına uygun yaşamın ilkelerini, iki cihan saadetini kazanmanın yolunu gösteren örnekleri onun hayatında görmekteyiz.

İnanan insanların, hangi çağda olursa olsun, muttakî bir mü’min olup, ALLAH’ın rızasını kazanabilmeleri için; öncelikle Peygamber (s)’i tanımaları, anlamaları, tavsiyelerini hayatlarında tatbik etmeleri ve karşılaştıkları yeni olaylarda onun almış olduğu tavırlara benzer tavırlar sergilemeleri gerekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, Allahu Teàlâ ile birlikte Peygamber (s)’e de itaat edilmesinin gerekliliği,[3] Rasûlüllah’a itaat eden kimsenin Cenâb-ı Hakk’a itaat etmiş olacağı,[4] Rasûlüllah’a bey’at eden kimsenin, Allahu Teàlâ’ya bey’at etmiş olacağı[5] belirtilmiş, muhabbetullaha nail olma Rasûl’e itaata bağlanmıştır.[6] İşte ona itaat, ancak sünnet-i seniyyeyi ve onu bu güne taşıyan hadis-i şerifleri öğrenip tatbik etmekle mümkün olabilir.

Kendisinden önceki peygamberler gibi Peygamber Efendimiz’in de en önemli vazifesi, ümmetine İslâm’ı tebliğ etmek, onları uyarmak, onlara öğüt vermekti.[7] Kur’an-ı Kerim, onun temel görevinin eğitim ve öğretim olduğunu müteaddid defalar vurgulamıştır.[8] Peygamber (s) de kendisinin bir muallim olarak gönderildiğini bildirmiş,[9] yanında bulunan ashabını bilmedikleri konularda sürekli aydınlatmıştır.[10] O, cahilleri bilinçlendiren ve açları doyuran birisi olarak gönüllere taht kurmuştur.[11]

Hz. Peygamber’e, Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel tavsiyeler ile davet etmesi, insanlarla en güzel bir tarzda mücadele etmesi emredilmiş, o da bu emre uygun olarak, insanları ALLAH’a basiretle davet etmiştir.[12] Hz. Peygamber, insanları ALLAH’a davet görevinde o kadar ısrarlı ve hırslı bir çalışma yürütmüştür ki, neticede ALLAH tarafından kendisine müteaddit defalar itab edilmiştir.[13] Ayrıca ondan davet çalışmaları esnasında müşriklerin her türlü olumsuz tepkilerine karşı daima sabırlı olması da istenmiştir.[14]

Hz. Peygamber’in gönderilmiş olduğu toplum, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, kan davaları güden, içki, kumar ve bilumum kötü davranışların bulunduğu bir hayat yaşayan, ahlâkî yönden son derece bozulmuş bir toplumdu. Peygamber (s) böyle bir toplumda, ilâhî tebliğ görevini, son nefesini verinceye kadar yılmadan çalışarak en üstün şekilde yerine getirmiş, yirmi üç senelik bir zaman zarfında bu toplumu, içinde bulunduğu bu elîm durumdan kurtarmış, —Kur’an’ın ifadesiyle— “insanların iyiliği için çalışan en hayırlı ümmet”[15] konumuna yükseltmiştir.

Peygamber (s)’in tebliği, yakın çevresiyle başlamış fakat bununla sınırlı kalmayıp elçiler vasıtasıyla tüm insanlığa ulaşmıştır. Vefatından sonra, aynı tebliğ ve irşad görevi onun yolundan giden alimler tarafından sürdürülmüştür. İslâm, dünyanın birçok yerine yayılmış ve müslümanlar asırlar boyu izzet ve şeref içinde yaşamıştır.

Peygamber Efendimiz’in sünneti, müslümanlar arasında bir kültür birliği meydana getirmiş, onları ümmet olarak kaynaştırmış, başka kültürler içinde dejenere olup, eriyip gitmekten korumuştur. Onun için bir müslüman, dünyanın neresinde olursa olsun, sünneti yaşayan diğer bir müslümanla her yönden çok rahat uyuşabilir, anlaşabilir bir durumdadır. Sünnet-i seniyye, müslümanlar arasında beraberlik, zevk birliği, davranış birliği, yaşam şekli birliği meydana getirmiştir.[16]

Hadis-i şeriflerin sağlam bir şekilde tesbit edilmesi, İslâm dininin tahrifata uğramasını engellemiş, dini yabancı unsurlardan korumuş, bid’atlardan muhafaza etmiştir. Diğer dinlere baktığımızda; Yahudiliğin bozulması, daha Hz. Mûsâ’nın hayatında[17] başlamıştır. Hristiyanlık, Hz. İsa’dan sonra, henüz bir asır geçmeden dejenere olmuştur. İslâm’da ise böyle bir dejenerasyon söz konusu değildir. Peygamber Efendimiz’le bizim şu asrımız arasında on dört asır geçmesine rağmen, sünnet-i seniyyeyi doğru bir şekilde aktaran sahih hadis-i şerifler sayesinde, İslâm, ilk haliyle, bozulmadan bize kadar gelmiştir. [18]

Hz. Peygamber’in, vahyin güdüm ve gözetiminde[19] devam ettirdiği davet çalışmalarında, Rabbânî ve nebevî bir stratejiyi takip ettiği görülmektedir. Onun, hedefine ulaşmak için takip ettiği merhaleler, kullandığı vasıtalar, gözettiği ilkeler ve şartlara göre ortaya koyduğu farklı metodlar, gerek sahabe için, gerekse bütün ümmet için davet yönteminin ideal bir pratiğini oluşturmaktadır.[20]

Acaba Peygamber Efendimiz tebliğ ve irşâd vazifesini nasıl gerçekleştirdi, onun eğitimdeki metodu neydi diye düşünecek olursak: Peygamber Efendimiz, İslâm’ı nazarî bilgilerle, teorik çalışmalarla oturduğu yerden yaymamış, aksine insanların arasına girerek, insanlarla aynı toplumda beraber yaşayarak, onların sorunlarına çözümler bularak, halkı halkın içinde eğitmek suretiyle bu tebliğ görevini gerçekleştirmiştir. Ashabına va’z ü nasihat etmek için fırsat kollamış, düzeltilmesi gereken hatalı bir davranış gördüğünde hemen müdahale etmiş, her fırsatta ashabına bir şeyler öğretebilmek için gayret sarfetmiştir. Kendisi bizzat uygulayarak dinin yaşanabilir bir din olduğunu, fıtrata uygunluğunu göstermiş, inkârcıların mazeretlerine mahal bırakmamıştır.

Peygamber Efendimiz’in yapmış olduğu eğitim, yirmi üç yıllık bir zaman içine yayılmıştır. Bu zaman içerisinde ashabla beraber ibadet ederek, uyuyarak, uyanarak, yolculuk yaparak, ticaret yaparak, çarşıda, pazarda, her yerde İslâm’ın uygulamasını yapmıştır. Bu anlamda Peygamber (s)’in metoduna, sohbet yoluyla eğitim metodu denilebilir. Bu eğitim, arkadaşlık yaparak, hayatın içinde, bir aile gibi, bir arada bulunarak yapılan eğitimdir. Peygamber Efendimiz, ashabını, onlara en güzel şekilde örnek olarak eğitmiştir. [21]

Hazret-i Muhammed (s) müslümanların devlet reisi, camide imamları, mahkemede hakimleri, orduda başkomutanları, her türlü problemlerini açabilecekleri ve güven duydukları öğretmenleri olmuştur. Bu sebepten daima onlarla birlikte bulunmuş, o konuşurken çocuklar, gençler, yaşlı kadınlar, halktan ya da eşraftan kimseler onu dinlemiştir.[22] Peygamber Efendimiz, ashabını, dünyevî meşgalelerden tamamen çekmemiş, onları hayatın akışı içerisinde İslâm’ı yaşamaya sevketmiş, normal hayatlarını yaşarlarken İslâm’ı uygulamayı öğretmişti. Hazret-i Muhammed’in öğretileri, hem tatmin edici hem de toplumun problemlerini çözücü nitelikte olmuştur. Bu özelliğinden dolayı, müslümanlığı kabul eder etmez ashabda büyük bir neşe, sevinç, güven ve bu bilgileri başkalarına öğretme isteği oluşmuştur.[23]

Peygamber (s) bizzat kendi yaşantısında gelişen olaylar karşısında her fırsatı değerlendirerek ashabına va’z u nasihatta bulunmuştur. Onun yapmış olduğu tavsiyeler, doğru yer ve doğru zamanda olduğu için çok tesirli olmuştur. Misallendirecek olursak: Peygamber Efendimiz, kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastlar ve “ALLAH’tan kork ve sabret!” buyurur. Peygamber Efendimiz’i daha önce görmemiş olan kadın “Git başımdan! Benim başıma gelen senin başına gelmedi!” der. Biraz sonra, kadına, o zâtın Peygamber (s) olduğu söylenince, kadının aklı başına gelir ve hemen Peygamber (s)’in arkasından gider. Rasûlüllah’ın kapısına gelince, “Kusura bakma, seni tanıyamadım.” der. Peygamber Efendimiz de ona: “Sabır, belânın ilk geldiği andadır.” buyurur.[24]

Bir keresinde de Peygamber (s), ashabı ile birlikte mescidde otururken bir bedevi gelir ve mescidin içine bevleder. Ashab buna çok sinirlenir ve ona müdahale etmek ister. Fakat Peygamber (s) ashabını yatıştırır ve daha sonra yaptığı hatayı bedeviye bildirir.[25] Peygamber Efendimiz, bedeviye şiddet yoluyla bir şeyler söylemek yerine yumuşaklığı tercih ederek, onun dine karşı yanlış kanaat edinmesini engellemiş olur.

Yine Peygamber (s) çarşıya uğrar, bir yiyecek yığını görür. Elini yiyecek yığınının içine soktuğunda, elinin ıslandığını fark eder... “Ey yiyecek sahibi! Bu nedir?” diye sorar. O şahıs, “Ona yağmur değmiş ey ALLAH’ın Rasûlü!” deyince, “Onu alta değil, üste koysaydın da insanlar görseydi olmaz mıydı? Bizi aldatan bizden değildir” buyurur.[26]

Bu misallerde de görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, sahabeyi, hayatın içinde, yeri geldiğinde öğütler vererek, yeri geldiğinde tasvib ederek, yeri geldiğinde onları uyararak eğitmiştir. Son derece tabiî bir eğitim yolu olan bu metod, günlük hayattaki vazifeler aksatılmadan, yaşamın akışı içerisinde uygulanmıştır. Peygamberimiz, toplumun içinde yaşarken, fiilleri ile, sözleri ile ashabına İslâm’ı tebliğ etmiş, onları yetiştirmiş, cahil bir toplumu, en medenî bir toplum haline getirmiştir.

Sünnet-i seniyye, Peygamber (s)’in hayatı boyunca karşılaştığı meseleleri ve bu meselelerin çözümlerini ihtiva ettiği için, her toplumda ortaya çıkabilecek birçok meselenin çözümü sünnette bulunabilmektedir. Yapılan vaaz ve nasihatlerde hadis-i şerifleri nakletmek, halkın bid’atlere sapmadan, doğru bir şekilde dini öğrenmelerini sağlayacaktır. O bakımdan, bugün de dini ana kaynaklarından, Kur’an ve sünnetten öğrenerek İslâm’ın güzelliklerini insanlara anlatmak ve ortaya çıkan yeni meselelere peygamberî metodu kullanarak yeni çözümler bulmak her müslümanın esas vazifesi olmalıdır.

Peygamber Efendimiz’in aslî vazîfesi olan tebliğ ve irşad görevi, kendisinden sonra, onun vârisleri olan alimler[27] vasıtasıyla devam ettirilmiştir. Peygamberimizin mirası, elbette Kur’an-ı Kerîm[28], Peygamberimizin sünneti ve sünneti bize aktaran hadis-i şeriflerdir. Nitekim veda hutbesinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Size öyle bir şey bıraktım ki, ona sımsıkı sarılırsanız hiç bir zaman dalâlete düşmez, sapıtmazsınız: O, ALLAH’ın Kitabı ve Rasûlüllah’ın sünnetidir.”[29]

Hadis-i şerîften de anlaşıldığı gibi Peygamberimizin bize mirası Kur’an-ı Kerim ve onun açıklayıcısı olan sünnet-i seniyyedir. Kur’an’ın anlaşılması, ancak onu açıklayan ve hayata aktaran Peygamber (s)’in doğru bir şekilde anlaşılmasıyla mümkün olur. O’nun hayatı bütünüyle iyi bilinir ve müslümanların O’nun tavsiyelerini yerine getirmeleri sağlanırsa, İslâm, ferdî ve sosyal hayatta etkisini gösterebilir.

Tebliğ ve irşad çalışmalarında, öğüt veren kişi sevilen birisi olursa etkisi daha da büyük olur. İşte hadis-i şerifler, Peygamber (s)’in bize öğüt ve tavsiyeleridir. Peygamber Efendimiz de herkesin sevdiği bir zât olduğu için, vaaz ve sohbetlerde hadis-i şeriflerin çok etkili ve akılda kalıcı olduğu görülmektedir. Peygamber (s)’in bir şeyi yaptığına dair bir hadis duyan gayretli bir müslüman, hemen onu tatbik etmeğe çalışmaktadır. Bu da müslümanların indinde hadisin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
[*] Erkaya, Mahmud Esad, M. Esad Coşan'ın Cuma Sohbetleri (Hazineden Pırıltılar) ve I. Ciltteki Hadislerin Tahrici, AÜİF, Basılmamış Lisans Tezi, Ankara 2006, s. 9-21.

[1] Zâriyât, 51/56.

[2] Bkz. Ahzâb, 33/21.

[3] Âl-i İmrân, 3/32, 132; Nisâ, 4/59; Mâide, 5/92; Enfal, 8/1, 20, 46.

[4] Nisâ, 4/80.

[5] Feth, 48/10.
 
Üst